Film Yorum | The Lobster


2015 yılının en tartışmalı filmlerinin başında geliyordu "The Lobster". Alternatif gelecekte insan ilişkilerinin nasıl şekillendiğini çarpıcı bir biçimde anlatıyordu bize. Bunu yaparken yönetmenin tamamen simgesel bir anlatım seçmesi, izleyen herkesin filmden kendi payını almasında en büyük etkendi.

Filmi izlerken pek çok yerde, atıfta bulunulan toplumsal değerleri sorgularken buluyorsunuz kendinizi. Yukarıda alternatif gelecekte dememe bakmayın, aslında bize düşünsel anlamda pek de uzak olmayan bir gelecek bu!




Bireysel olmanın onaylanmadığı, herkesin çift olmayazorlandığı özendirildiği bir toplum düşünün. Evlilik kutsanmış, herkes bir şekilde anlaştığı, hayatını paylaşacağı birini arayıp duruyor. Bu konuda başarısızsa ilginç bir alternatif de sunuluyor kendisine:

Ruh eşini arayan bireylerin konakladığı bir "otel"
Burada tam 45 boyunca karşı cinsle vakit geçiriyor ve aralarından en uygununu seçmeye çalışıyorsunuz. Bu öylesine ciddiye alınan bir şey ki, her akşam yapılan toplantıda "çift" olanların ne kadar mutlu, ayrıcalıklı ve şanslı oldukları anlatılıyor da anlatılıyor.




Burada konaklamanın bir bedeli de var tabii!
45 içinde diğer yarınızı bulamazsanız, kendi tercih ettiğiniz bir hayvana dönüştürülüp yeni yaşamınıza geçiş yapıyorsunuz. (Film, adını da başrol oyuncumuzun bu tercihinde alıyor - ıstakoz)

Yönetim sizi desteklemek, cesaretlendirmek adına güzel şeyler yapmıyor değil. Mesela her gün ormana çıkıp, "bireysel" denilen, eşlerini bulamamış insanları avlayabiliyorsunuz. Çift olamamışsa yaşamasının bir değeri yok nasıl olsa! Vurduğunuz her bire için ekstra bir gün kazanıyor, otelde kalma sürenizi uzatabiliyorsunuz.




Filmi izlerken, biçimde yaşadığımız zaten toplumun bireyi değil "çift" olmayı yücelttiğini söylüyorsunuz. Kadınların en büyük hayat amaçlarının "gelin" olmak, erkeklerinse askerlik dönüşü başlarının bağlanması pek çoğumuz için bilindik şeyler - ya da yazılı olmayan kurallar demek daha doğru.

Her izleyen "The Lobster"ı kendi inançları, doğruları ve tecrübeleriyle yorumlayacaktır eminim. Benim için otel aslında içinde yaşadığımız, dayatmalarla dolu toplumsal hayatı temsil ediyor. Yeterince güçlü ya da sorgulayıcıysanız otelin dışına çıkabiliyor kaçabiliyor, bireysel varoluşunuzu gerçekleştirmeye uğraşabiliyorsunuz. İşte filmin ilginçleştiği yer de tam burası.




Otelden kaçış bir kurtuluş gibi gözükse de, aslında yepyeni dayatmalarla dolu başka bir dünyaya geçiş yapıyorsunuz. Kendi doğrularınızla yaşamanıza asla izin verilmiyor, hep bir bütünün parçası olmanız bekleniyor sizden. Bu daire kırmak içinse bunu göze alabilecek kadar cesur olmanız gerekiyor.

Yönetmenliğini Yorgos Lanthimos'un yaptığı "The Lobster"ın kadrosunda Colin Farrell, Rachel Weisz, Lea Seydoux, John C. Reilly ve Roger Ashton-Griffiths yer alıyor.

Kocaman bir soru işaretiyle final yapan film, sıradışı anlatımları sevenler için...

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.