Film Yorum | Manchester By The Sea (Yaşamın Kıyısında)


Oscar ödüllerinde  tam 6 kategoride aday olan bu film ("En İyi Film", "En İyi Erkek Oyuncu", "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu", "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu"  "En İyi Yönetmen" "En İyi Senaryo") La La Land ile çıkmış olduğumuz yıldızlardan oldukça sert bir şekilde aşağı indiriyor.

Gerçek hem de çok gerçek bir film. Dünyanın öbür köşesinde, minik bir kasabada acılarıyla baş etmeye çabalayan insanların hikayesi. Belki de bu filmi tanımlamak için kullanılacak en güzel tanım bu: "Yalnız ve kırık kalpli insanların hikayesi"


Boston şehrinin o soğuk ve beyaz atmosferinin çok uygun bir arka plan oluşturduğu "Yaşamın Kıyısında" filmin ana karakteri Lee'yi merkez alıyor ve halka halka dokunduğuher  insanın aslında cam kırıkları ile dolu olduğunu gösteriyor bize.

Lee hayatını apartman görevlisi olarak kazanıyor. Onu tanımaya başlarken bize ilk geçen yalnızlığı ve sıradan hayatı. Bu yalnızlığın ve hayata teslim olmuşluğun bir hikayesi olduğunu tahmin ediyorz ve filmin ilerleyen dakikalarında da bu trajediyi izleme fırsatı buluyoruz.
Hayata bir şekilde tutunmaya çabalarken abisinin kaybı ile bambaşka bir hikayenin içinde buluyor kendisini Lee. Kendi trajedisinin içinde boğulmamaya çabalarken, artık yepyeni bir sorumluluk verilir kendisine. Yeğeni Patrick

Annesi de başka bir hayat kurmuş olan Patrick babasının ölümünden sonra bu acıyla çok daha farklı bir şekilde baş etmeye çalışır. Filmin  anlattığı farklı hikayelerden biri de bu zaten: Hepimiz acıyı farklı şekillerde yaşarız. Kimi duygularını en üst perdeden paylaşmayı seçerken kimi için acı derin bir sessizlik demektir. İşte Patrick de bu büyük acıyla baş etmenin yolunu bulmaya çalışan 16 yaşındaki bir çocuk.
Ana hikaye Lee ve Patrick etrafında gelişirken ufak ufak diğer karaterlerin de hikayeleri de dahil olmaya başlar. Lee'nin kasabayı terk etmeden önceki hayatı, dostları, eğlenceli ortamı ve deli gibi aşık olduğu eşi Rani...

Rani'nin Lee ile paylaştığı o acı hikayeyi izlerken, üzerinden ne kadar geçerse geçsin geride bıraktığı iyileşmek izlere de şahit oluyor. Rani'yi canlandıran Michelle Williams filmde kısacık bir sürede hissettii acıyı öyle etkileyici yansıtıyor ki perdeye gözlerinizin dolmaması zor.

Filmin böylesine etkileyici olmasının nedeni de işte bu zaten. Sana, bana ya da bir tanıdığımızın her an başına gelebilecek olayları anlatması. Herkes kendi cehennemini içinde yaşarken belki onların yanından geçiyoruz, aynı otobüse biniyoruz ya da yaptıkları bir harekete sinirlenebiliyoruz hiç bilmeden. Hayat işte böylesine tuhaf ve kimi zaman da çok acımasız...
Filmin başrol oyuncusu Casey Affleck donuk, sessiz Lee rolünde çok inandırıcı. Öyle ki izlerken bir an bile rol yaptığını düşünmüyorsunuz. Sanki bir olaya şahit olur gibi izliyorsunuz hikayeyi baştan sona. Ama en az onun kadar başarılı bir oyuncu daha var ki, o da Patrcik'i canlandıran Lucas Hedges.
Bir sahnesi var ki - buzluktan düşen tavukları toplamaya çalıştığı- bir anda pıtır pıtır iniveriyor gözyaşları yanağınızdan. 

Yavaş akışı ve hayatın içinde hikayesiyle belki herkesin beğenisine hitap etmeyecek bir film "Yaşamın Kıyısında" Ama çok gerçek. Gerçek olduğu için de içimizde - belki de unuttuğumuzu sandığımız - bir yerlere dokunuyor. 



Filme dair sevmediğim şey ise müzik kullanımı oldu. Seçilen müziklerin bazılarını sahne ile bütünleştiremedim, hatta kimi zaman rahatsız edici bulduğumu söyleyebilirim. 

Yönetenliğini ve saneristliğini Kenneth Lonergan'ın yaptığı filmde diğer rollerde Lucas Hedges, Kyle Chandler, CJ. Wilson ve Gretchen Mol yer alıyor.

"En İyi Film" ödülünü alır mı bilemem ama "En İyi Erkek Oyuncu" ve "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödülünu kazanırsa hiç şaşırmam.



Şimdiden herkese iyi seyirler



Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.