Film Yorum | Hacksaw Ridge (Savaş Vadisi)


Savaş filmleri çoğunlukla Akademi üyelerinin en sevdiği türler arasında yer alır. Sadece görsel olanakları ile değil yönetmenin de kendini çok daha iyi gösteribildiği, oyunculukların savaş mekanlarının etkisiyle beyazperdeye daha da çarpıcı bir şekilde yansımasından olsa gerek... Bu seneki Oscar adayları arasında da böyle bir film aldı yerini: "Hacksaw Ridge" 

Yönetmen koltuğunda Mel Gibson'un oturduğu göründe - doğal olarak - beklentimi oldukça yüksek tuttum. Çünkü Gibson - politik görüşlerini bir kenara bırakırsak- sadece oynadığı değil yönettiği filmlerle de takip ettiğim bir aktör. "Cesur Yürek" (Brave Heart) filmi sanırım çoğu sinemasever için "en iyiler" listesinde ilk sıralardır. Daha sonra çektiği Apocalypto da gayet başarılı bir filmdi.




Tüm bu giriş cümlelerinden sonra şunu söyleyebilirim ki Gibson yine "yapmış"! 2 saat 19 dakika gibi hiç de kısa sayılmayacak bir filmi biz izleyenlerine nefessiz izletmeyi başarmış. Üstelik bir savaş filminde savaş karşıtı bir kahramanın gerçek hikayesini anlatarak. 



Her ne koşulda olursa olsun eline silah almamaya yemin etmiş bir genç adam Desmond Doss. Filmin ilk yarısında onu, ailesini ve bu kararı almaya iten nedenleri yavaş yavaş tanıyoruz. 

Babası bir savaş mağduru. En yakın arkadaşlarını cephede kaybettikten sonra asla eski hayatına dönememiş, buhranlar içinde yaşayan bir adam. Desmond böyle bir babanın oğlu olarak, yine babasının yolunu seçiyor: Savaşa katılmak ve ülkesi için bir şeyler yapmak istiyor ama tek farkla; bunu silahla değil hayat kurtararak yapmak amacı



Katı bir disiplin ve hiyerarşinin uygulandığı ordu içinde Desmond bir anda kara kedi oluveriyor. Düşünsenize eline silah almayan bir asker, cepheye gitmek ve savaşmak istiyor. Bunu doğal olarak ne silah arkadaşları ne de komutanları anlamıyor. Önüne çıkarılan her tür engele rağmen Desmond Okinawa'ya gitmeyi başarıyor.



Amerikan ordusunun defalarca Japon ordusu tarafından geri püskürtüldüğü Okinawa'daki Hacksaw Ridge Amerikan tarihinde de bu yönüyle büyük öneme sahip. Gibson da, savaş sahnelerinin ilk dakikalarından itibaren bizi bunu sonuna kadar hissettirmeyi başarıyor.

Savaş atmosferi, patlamalar, yakın çekim mücadeleler hepsi izleyeni ekrana kilitleyecek kadar etkileyici. Bu etkiyi yaratmasının bir nedeni de sahnelerin uzunluğu konusunda Gibson'un cimri davranmaması... Savaş filmi sevenler için keyifle, midesi hassas izleyiciler için ise nispeten daha zor izlenecek sahneler bunlar.



Desmond eline silah almadan, tek bir kurşun dahi atmadan arkadaşları ile günlerce yan yana savaşıyor. Ve sadece 1 tek kişinin bile  nasıl fark yaratabileceğini gösteriyor. Öyle ki kendisi Amerikan tarihinin onur madalyası alan ilk vicdani redçisi olma özelliğine sahip.



"Savaş Vadisi" (Hacksaw Ridge) 6 dalda Oscar adayı. Bunlar arasında "En İyi Film", "En İyi Erkek Oyuncu" ve "En İyi Yönetmen" ödülleri de var.

"En İyi Erkek Oyuncu" adayı Andrew Garfield ve Vince Vaughn dışında Gibson torpilli hatırı sayılır bir Avustralyalı kadrosu var filmin. Sam Worthington, Rachel Griffiths, Hugo Weaving ve ilk filmiyle karşımıza çıkan Mel Gibson'un oğlu Milo Gibson kadroda yer alan isimlerden bazıları... Senaryo ise Robert Schenkkan ve Andrew Knight imzasını taşıyor.

Son sahnelerde gerçek Desmond Doss'ı tanıtarak izleyicilere güzel bir sürpriz yapan Mel Gibson, bu işin altından da başarıyla kalkmış gözüküyor. Belki bir "Apocalyse Now" ya da "Platoon" gibi bir başyapıt olamayacak ama izleyenlerin salondan mutlu ayrılmasını sağlayacak bir film.



Herkese şimdiden iyi seyirler


Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.